Rıza Olmadan Taşınan Şey Üzerine

Bazı sorumluluklar sessizce gelir; daha kabul etme imkânı doğmadan yerleşir.

Bazı sorumluluklar hiçbir zaman bir rica gibi gelmez.

Başlıkları, talimatları, takvimleri olmaz. Kimse açıklamaz. Kimse resmen vermez. Sadece ortaya çıkarlar; sanki hep oradaymış gibi, çoktan birinin omzuna yerleşmiş halde.

Çoğu insan onları adını koymadan taşımayı öğrenir.

Kalkar ve yapılması gerekeni yapar. Daha istenmeden karşılık verir. Hiç pazarlık edilmemiş beklentilere göre hayatını ayarlar. Zamanla ağırlık sıradanlaşır. Hatta taşıyanın gözünde bile görünmez olur.

Dışarıdan bakınca olağan dışı bir şey yoktur.

Ağırlık böylece görünmeden kalır.

Sorumluluğun seçimle başladığına inanma eğilimimiz var. Bir şey taşınıyorsa, kişi ya kabul etmiştir ya razı olmuştur ya da en azından neyi üstlendiğini anlamıştır. Bu inanç, bakanı rahatlatır. Mesafe yaratır. Yükü tercihe çevirir.

Oysa dünyayı ayakta tutan şeylerin büyük kısmı bu şekilde seçilmemiştir.

Sessizce miras kalmıştır. Koşulların, rolün, zamanın ya da suskunluğun içinden aktarılmıştır. “Evet” denildiği için değil, başka kimse tutamadığı için üstlenilmiştir.

Tuhaf olan bunun yaşanması değil.
Tuhaf olan, bunun ne kadar az konuşulmasıdır.

Bu tür sorumlulukları görünmez kılan şey ağırlıkları değil, etraflarındaki dildir.

Neredeyse hiç doğrudan konuşulmaz. Daha çok nötr kelimelere sarılırlar. Görev. Rol. Beklenti. Pratik gereklilik. Makul, dengeli, temiz duran kelimelere.

Kurumlar böyle bir dile yaslanır. Aileler de. Aynı şekilde; durmadan ilerlemek zorunda olan gelenekler, meslekler ve inanç düzenleri de, gerilimi kimin emdiğini sormadan yürümek ister.

Bu kelimeler, ağırlığın adilce paylaşıldığı izlenimini verir.

Ama ağırlık dil üzerinden hareket etmez.
Bedenler üzerinden hareket eder.

Bir şey çökmemesi için biri mesaiyi uzatır.
Başka insanlar işleyebilsin diye biri gerilimi içine alır.
Beklemek çok pahalıya patlayacağı için biri, söylenmeden önce ihtiyacı sezmek zorunda kalır.

Dışarıdan bakınca bu, beceri gibi görünür. Güvenilirlik gibi. Güç gibi.

İçeriden bakınca ise alanın daralması gibi hissedilir.

Asıl şaşırtıcı olan, bu daralmanın ne kadar çabuk normalleştiğidir. Ne kadar kolay “karakter” sanıldığıdır. İyi taşıyana övgü gelir. Güvenilir bulunur. Daha çok dayanılır. Ve böylece taşıma sürer.

Nadir olarak biri durup şunu sorar: Bu sorumluluk gerçekten verildi mi, yoksa sadece “nasıl olsa taşır” diye mi varsayıldı?

Bu tür bir ağırlığı taşıyanların çoğu kendini olağanüstü görmez.

Bunu fedakârlık gibi yaşamaz. “Güçlü olacağım” diye karar verdikleri bir an yoktur. İş daha sessizdir. Ayarlamalarla görünür olur. Dayanmayla. Ne zaman itmemek gerektiğini, ne zaman konuşmamak gerektiğini, ne zaman istememek gerektiğini öğrenmekle.

Zamanla bu, bir tür disipline dönüşür.

Kendini ilan eden bir disiplin değildir bu. Alkış toplayan bir şey de değildir. Görülmeyi şart koşmadan devam etme disiplinidir. Aksi halde dağılacak olanı tutma disiplinidir. Sadece birinin tutması gerektiği için.

Yanlış anlaşılan şey şudur: Bu disiplin erdemden doğmaz.

İhtiyaçtan doğar.

Pek çok insan, ağırlığın başka bir yerde taşınacağına inansa, onu bırakırdı. Tutmaya “istediği” için tutmaz. Bırakmanın bedelinin başkalarının üzerine bineceğini bildiği için tutar; çoğu zaman daha kırılgan olanların.

Bu yüzden taşıma sürer. Sessizce. Verimli biçimde. Sözsüz.

Ve şikâyetsiz taşındığı için, çoğu zaman görülmez.

Sorumluluktan söz ederken, sanki her zaman rızayla başlıyormuş gibi konuşuruz.

Sanki önce ağırlık tartılır, şartlar değerlendirilir, sonra “taşımaya değer mi” diye karar verilir. Bu anlatım, sorumluluğu temiz ve gönüllü gösterir. Ahlaki dile de kolayca oturur.

Oysa insanların taşıdığı şeylerin büyük kısmı, seçim imkânı doğmadan hayatlarına girer.

Kararla değil, konumla gelir. Zamanla gelir. İlişkiyle gelir. Bir şeyin tutulması gerektiği anda orada olmanın kendisiyle gelir.

Bir çocuk, istikrarsızlığı kaldıramayan bir evin “dengesi” olur.

Bir çalışan, “hayır” demeyenlere sessizce yaslanan bir sistemde vazgeçilmez hale gelir.

Bir inanan, başkaları emin kalabilsin diye şüpheyi içine alan kişi olur.

Bunların hiçbiri pazarlık edilmez.

Hata taşımakta değildir. Hata, mirası seçim sanmaktadır. Bu karıştığında ağırlık gözden kaybolur. Tercih gibi, mizaç gibi, güç gibi muamele görür; gerçekte olduğu gibi değil.

Bu karışıklık, sistemleri kendini sorgulamaktan korur. Sorumluluk seçilmiş sayılırsa, kimse dağılımı sormak zorunda kalmaz. Kimse sürekliliğin bedelini kimin ödediğini sormak zorunda kalmaz.

Böylece dil düzenli kalır.
Ve ağırlık eşit olmayan şekilde kalır.

Bu tür bir ağırlığı fark etmek, kimseyi suçlamak değildir.

Sadece hep orada olanı daha açık görmektir.

Dünyada ayakta kalan şeylerin çoğu, adilce paylaşılamayanı birinin emmesi sayesinde ayakta kalır. Biri tören yapmadan taşır. Biri, “yapabiliyor musun” diye sorulmadan tutar; “daha ne kadar” diye sorulmadan.

Bunu adlandırmak ağırlığı kaldırmaz.
Dengesizliği düzeltmez.
Hatta rahatlama bile vaat etmez.

Sunduğu şey tanımadır.

Ve tanıma önemlidir; çünkü adı konmayan şey çoğu zaman “doğal” sanılır. Karakter sanılır. Güç sanılır. İstek sanılır. Adı konduğunda, başka türlü anlaşılabilir.

İnsani bir şey olarak.
Bedeli olan bir şey olarak.
Gerçek bir şey olarak.

Bu deneme, yükün bırakılmasını istemiyor.
Yeniden dağıtılmasını da istemiyor.

Sadece, nerede taşındığını görmemizi istiyor,
ve bunun hep seçilmiş olduğunu sanmanın rahatlığına direnmemizi.

Bu deneme kendi başına ayakta durur.

Aynı zamanda daha geniş bir çalışmanın parçasıdır.

The Origin of You
The Edge of Knowing
The Burden of Knowing

Bir not eklemek isterseniz, ekleyebilirsiniz.

← Yazılara dön Ana Sayfa